SON

Sevgili dostlar merhaba,

Bugün biraz hüzünle karşınızdayım.

Bibliyomanyaklar, kısa yayın hayatının sonuna geldi. Bu sayfalardan size ulaştığımız günlerde okuduğumuz kitapların iştahınızı kabartmış, yol göstermiş olmasını temenni ederim.

Yola çıkarken Bibliyomanyaklar’ın yılları devirmesini ümit ediyorduk ancak kaçınılmaz son bizim için de gerçek oldu. Dört yazarımıza da buradan çok teşekkür ederim.

Hepinize bol kitaplı günler dilerim.

Sevgi ve saygılarımla,

LEYLA ATASEL

8 Yorum

Filed under Genel

IZANSIZ MAHALLE / MEHMET ÜNVER (III)

izan.. anlayış .. kavrama yeteneği anlamına gelen bir sözcük..

izansız mahalle bir roman..

roman.. insanların serüvenlerini.. iç dünyalarını.. toplumsal bir olay ya da olguyu.. insan ilişkilerini ve değişik insanlık durumlarını yansıtmayı amaçlayan düzyazı türü..

bu tanımlamayla gidersem..
izansız mahalle bir mahallenin..
aklını cinselliğe takmış bir mahallede yaşayan insanların..
her türlü iliskinin..
evlilik.. aldatma.. hafif meşreplik..
homoseksüellik gibi konularda birbirine göz açtırmamaya çalışırken..
bir yandan da hemen hemen her birinin bu konulardaki fikir ve davranışlarını..
bir mahalle ağzı ve dedikodu diliyle..
halk argosu kullanılarak..
bir prepuberte (ergenlik öncesi) çocuğun gözünden anlatıldıgı bir kitap olmuş diyebilirim..

penis sözcüğünün..
bildiğim ve bilmediğim tüm ifadelerinin kullanıldığı.. değişik sevişme tarzlarının.. hiç romantizm katılmadan betimlendiği ve anlatıldığı dikkatimi ćekti..

kişilerin bazı insanî özellikleri yardımseverlik.. vefalı evlât.. vefasız evlât.. sadık dost olma halleri..
olayların seyrettiği zaman dilimlerinden önceki zamanlardan kalma anılar.. araya..
kitapta sadece cinsellikten bahsedilmiş olmasın diye serpiştirilmiş gibi duruyor..

kitabın tanıtımında sözü edilen “bir daha asla eskisi gibi olmadılar” bölümünü ise tartışılır buluyorum..

zira bence o mahalledekiler ölenlere ve gidenlere rağmen hayatlarına aynı şekilde devam ettiler..
başka ufukları olmadiğından başka şeylere aniden ilgi duymaya başlamış olamazlar..
bence sadece.. o gidenler ve ölenlerden kalan evlere gelip yerleşenlerin cinsel yaşamlarını gözetleyerek hayata devam etmişlerdir..

kitabı kendim seçip almış olsaydım.. okumaz muhtemelen 5 sayfadan fazla devam etmezdim..
ancak bibliyomanyaklar için okuyunca zor da olsa bitirdim..
okumadan önce neydiysem oyum..
sayfa köşesi kıvırmadım..
kitaplıkta saklamayı ya da yazarın başka bir eserini okumayı düşünmüyorum..

derseniz ki gerçekçi mi peki..
olabilir..
eğer toplumumuzun önde gelen örtülü cinsellik düşkünlüğünü..
yoğunlaştırıp bir mahalleye doldurursak .. oldukça gerçekçi..

sen kendi türkçene bak sonra eleştir de.. diyebilirsiniz tabii..
hakkınız..
ben de sadece.. haklısınız! diyebilirim bu durumda.. ama ben kitap yazmıyorum basmıyorum değil mi..

4 Yorum

Filed under Genel

İZANSIZ MAHALLE / Mehmet ÜNVER (II)

image

İzansız Mahalle, bence öyle üzerinde uzun uzun yorum yapılacak, konuşulacak bir kitap değildi. Ben artık rafine romanlar okumayı seviyorum. Sıradan şeyler anlatsın ama bunu öyle yapsın ki, kelimeler özenle seçilmiş olsun ve belki de çoktan unuttuğum şeyler canlansın içimde ya da hiç bilmediğim şeyler anlatsın ve hayal gücümü coştursun istiyorum. Bildiğim şeyler, bildiğim şekilde hele de basitten öte bayağı bir şekilde anlatıldığında tadım kaçıyor.

İzansız Mahalle bir İstanbul mahallesinde geçiyor. Sokağa hafif meşrep kadınlar taşınıyor ve mahallenin huzuru kaçıyor çünkü bu kadınlar daimi edep yerleri görünecek şekilde ortalıkta dolaşıyorlar, mahallenin evli barklı erkeklerini ayartıyorlar, yetişmekte olan erkek çocuklarının ve doyuma ulaşamamış erkeklerinin hayal güçlerini azdırıyorlar. Bu arada kocası bu kadınlardan biri tarafından ayartılmış mahalleli bir kadın kafayı sıyırıyor ve kendini erenlere karıştı ilan edip üfürükçülüğe başlıyor. Diğer taraftan herkesin ezeli korktuğu mahallelnin kabadayısının karısı yabancı bir erkekle mahalledeki mezarlığın tabutluğunda aleni o ayıp şeyleri yapıyor ve mahallenin çoluk çocuğu da bunu seyreyliyor. Celal ve annesi başlı başına tek konu olarak işlense iyi olabilirdi ama orada da bakıcılar, bakıcıların Celal’e sulanması ve sürekli ayartmaya çalışmaları, Celal’in ablasının hayırsızlığı öyle bilindikti ki…

Bundan sonra ola ki yazar yazmakta devam edecekse okur olarak kendisine nacizane önerilerim olacak. Dikkate alır ya da almaz, bilemem…

–       Aynı şeyi tekrarlama, “o günden sonra olanlar hepimizin hayatını büsbütün değiştirdi” benzeri bir cümleyi hiç kullanma, illa kullanacaksan da bunun için sadece bir hakkın var ve eğer bir kere baştan söylediysen çıtayı çok yukarı çektin demektir. Toplumun her gün üçüncü sayfada türlü çeşidini görmeye alıştığı bir olayı ya da olaylar zincirinin okurda beklentiyi karşılayacağı yanılgısına kapılma.

–       Bir olayın bir benzeri akışta önemli bir yere sahip değilse aynı olayı kenarından köşesinden kıvırıp ya da bir şeyler ekleyip tekrarlama. Okurun sana zaman ayırdığını, sıkıldığında her an bırakıp gidebileceğini unutma.

–       Çok karakterli bir metin yazıyorsan karakterlerini sınıflandır, kim olayın lokomotifi olacak karar ver, eş ağırlıkta iki karakter iyidir ancak dört oldu mu, kim nereden taşıyacağını şaşırır.

–       Farklı bir karakter yaratmayı başardıysan ona sahip çık.

–       Sıradanı anlatıyorken sıradanlığını kabul et ve gereğinden fazla yüklemede bulunma

–       Dilde yakaladığın samimiyeti koru ve kaybetme ama samimiyet ile basitleşmenin sınırını iyi belirle ki, içerikteki argo okurun içini bulandırır hale gelmesin.

–       Gereksiz benzetmeler kullanmadığın için okura tanıdığın yakınlığın kıymetini bil.

–       Klişe yazmak için kolay olabilir ama genel için gayet sıkıcıdır, klişeyi okumak ise hayal gücüne yer bırakmadığı için sadece zaman kaybıdır.

Genel olarak İzansız Mahalle’nin kolay okunan, kimilerine eğlenceli gelecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim ve bir itirafta bulunayım; ancak yarısına kadar okuyabildim, sonrasını atlaya atlaya bitirdim. Niyetim kesinlikle acımasız olmak değildi, sadece ourken hissettiklerimi belki de fazla açıkça ifade ettim. Yitik Ülke için de yazar için de üzgünüm.

Öyle yani…

SELGİN GB

 

Yorum bırakın

Filed under Genel

İZANSIZ MAHALLE / MEHMET ÜNVER

image

Bazı kitapları ben değil onlar beni seçiyor.İzansız Mahalle’de öyle oldu… Kitapçıda dolaşırken raftan çektiğim bir başka kitapla birlikte gelip yere düştü…Alıp baktığımda ilk olarak ismi dikkatimi çekti ki bayılırım mahalle romanlarına…Yazarı çağdaşım üstelik benim  oturduğum hatta doğduğum bir aşağımdaki mahallede doğmuş. Benimle aynı toprakları çiğnemiş. Daha ne olsun…
Mehmet Ünver’in beşinci romanıymış ama ne yazık ki daha önce hiçbir kitabını okumamıştım.Bir kitapta ilk aradığım özellik dilidir.Eğer dili hoşuma gitmezse  padişah fermanı gelse okuyamam  Kitabın dili çok akıcı… Sanki mahallede bir dinleyici,bir seyircisiniz her olay yanınızda cereyan ediyor gibi…Kah eğlenceli kah hüzünlü kah da irkiltici bir hikaye bu….
İzansız Mahalle;Bir çocuğun gözünden anlatılıyor ve tabiki bir çocuk gözünden biraz bartılı oluyor. Çünkü çocukken insanın gözüne her şey ne kadar büyük gelir.İzansız Mahalle’nin  tabiki önceki adı bu değil. Mahalleye gelen mahallelinin deyimiyle iki kıçı başı açık kadının neden olduğu olaylar nedeniyle adı  izansıza çıkıyor. Ve  kadınların gelişiyle gün geçmiyor ki mahallede olay çıkmasın. Her olay mahallenin ortasına düşüp bomba gibi patlıyor ya da bomba etkisi yapıyor. Yazar her olayda bu gibi sözcükleri çok tekrar etmiş…
Hikayede; Kabadayılar,mahallenin delikanlıları,evde kalmış kızlar, dedikoducu kadınlar,yaramaz çocuklar,falcılar, büyücüler,hayırsız evlatlar,aldatan kocalar,parke taşlar, şangır şungur kırılan camlar, yangınlar, açık hava sinemaları,parke taşlar,eşcinsellikleri mahallece görmezden gelinip bağıra basılan tombalak komşular, mahalleninbaşına gelen tüm felaketlerin sorumlusu sayılan Şennur ve Parlak, kapı önünde oturup dedikodu yapan kadınlar var… En sevdiğim karakter her lafın başında olan ve her şeyi bilen her konuda fikir sahibi Ebabil Teyze ve en cesur çocuk olan at hırsızı Ayten oldu…Ebabil Teyze ise herkesin düşündüğü ama dile getirmeye korktuğu her şeyi pat diye söyleyebilen biri… Adile Teyzemizse  komşu dayanışmasının en büyük örneği…Çünkü; kocasının akrabalarından artık canı yanan komşu geline ,yemeklerine fare zehiri koy,zehiri eczaneden al diyerek en net çözümü sunan o oldu
Bu mahallenin çocukları ilk cinsel bilgilerini,mahallenin delikanlılarından ve  kuytu köşelerde sevişen çiftleri gözetleyerek alırlar.Çocuklar yazarın deyimiyle; büyümekle meşgullerken mahalledeki tüm olayların içinde hatta en başında yer alırlar.
İstanbul’da bir mahalle İzansız Mahalle okurken çok öncelerde okuduğum Hüseyin Rahmi Gürpınar romanları tadını aladım…
Kitap bittiğinde insan merak ediyor acaba mahallede ne var ne yok… Nasıllar mahalle sakinleri,çocuklar okulda ne yapıyorlar?

Laleninbahçesi

2 Yorum

Filed under Genel

TADIMLIK ( Şubat )

saramagoMAĞARA / José SARAMAGO ve KAHİRE’DE KAYIP / Parker BİLAL

benim için bu ay okuduğum en etkileyici kitabı seçmek zor oldu..

ayın en başında mağara.. saramago.. okumuş ve coşku dolmuştum..

mağara yeni yaşam biçiminin diğer yaşam tercihlerini nasıl acımasızca silip attığını..

belli bir yaşa gelmiş insanların buna uyum sağlayamayarak yok oluşa mahkum kalışlarını..

ahlak/ çok satma iş yapma paritesinde ahlak ve kalıcılığın nasıl kaybettikleri inceden inceden bir seramik ustasının gözünden anlatılıyordu..

artık hafif ve dayanıklı ve ucuz plastiği tercih eden alıcılar nedeniyle seramik yemek takımlarına ihtiyacı kalmadığı söylenen seramik ustası..

kızıyla ve damadıyla ilişkileri..

sıcacık sürükleyici bir kitap..

sayfalarca alıntım oldu ama..

bu yazı için..

“iyi ve vasat o denli yakın kavramlardır ki.. sürekli birbirine karışır ve ortalığı karıştırırlar”ı seçtim..

 

bu yazıyı yazmadan hemen önce bitirdiğim kitap ise .. jamal mahjoub’un parker bilal mahlası ile yazdığı kahire’de kayıp/ bir makana vakası isimli kitap ise.. hüzün doldurdu..

sudan ve mısırda geçen kitap bir polisiye olmasına rağmen ..

köktendinciliği ve fırsatçılığı..

inşaat sevdasını..

güce tapmayı..

zenginliğe tamah nedeniyle yaşamlarının basit konforlarını bile peşkeş çeken insanların dünyasını..

ahlakın çiğnenişini..

sıradan insanın bunlara tepkisini ve günlük yaşamdaki ezilmişlikleri..

öyle iyi işlemişti ki..

seçim yapamadan kaldım..

polisiye olarak ince ince sorgularla ilerleyen bir kitap..

sonucu oldukça başlarda tahmin edebilmeme rağmen..

sonuna kadar sıkılmadan okuyabildim..

parker bilal’i ben takip listeme aldım..

diğer romanlarını hevesle bekliyorum..

ATALET

iza_(1)İZA’NIN ŞARKISI / Magda SZABO

Magda Szabo Macar edebiyatı denilince ilk akla gelen isimlerden benim için… Okuduğum her kitabı bir başka yanıma seslenmiş. Başka bir taraftan acıtmıştır.

İza’nın Şarkısını okurken de kendimi çok sorguladım. Birini severken ya da şefkat gösterirken farkında olmadan en iyisini yaptığımızı sanırken onun canını mı yakıyoruz yoksa bilmeden.

İza; babası ölünce annesini için en iyisini yaptığını düşünerek, ona en iyi hayatı hazırladığını düşünerek tüm anılarını yaşadığı yerden koparıp alıp yanında götürür. Ama bu arada unuttuğu bir şey vardır ki hayat zaten bir anılar silsilesidir…Ona her şeyin en iyisini vererek ama senin benim için yapabileceğin hiçbir şey yok hissi de vererek onu aslında kendi içinde bir kayboluşa iter.

Magda Szabo’nun bu kitabı bu ay okuduğum en güzel kitap oldu. Kışın en ağır günlerinde biraz da hasta olmanın verdiği bir beden ağırlığı ile okuduğumdan da herhalde bir başka işledi içime…

Umarım kimseleri severken bu kadar acıtmamışımdır…

LALE’NİN BAHÇESİ

image

MATMAZEL CHRISTINA / Mircea ELIADE

Vampir hikayelerinde hiç ilgi duymadım. İyi saatte olsunlarla da hiç işim olmaz. Bu kitabı da neye dayanarak aldığıma dair net fikrim yok. Yazarın da adını daha önceden duymamıştım bile. Bu kitabı elime almaya beni iten olsa olsa yeni yazar tanıma isteği olmuştur.

Yukarıdaki genel koşulları düşündüğümde kitabın bana beklediğimden daha fazlasını verdiğimi söylemeliyim.

Romanya’da, kırlarda geçen bir hikaye söz konusu. Toprak varsılı bir ailenin ve konuklarının başından geçenler anlatılıyor. Çehov’vari bir açılışla başlıyor. Zaten çok uzun olmayan metin kısa sürede doğa üstü olaylara açılımlanmalar başlıyor.

Hikayede sadece olması gerektiği kadar karakter yer almakla birlikte bazı karakterler özellikle bulanık bırakılmış. Rüya ile gerçeğin birbiri içine geçişmeleri arasındaki sınırın belirsizliği ile vampirlere dair yerel söylencelerin birleşimi Kont Dracula topraklarında edebi tadı yerinde bir anlatının var olmasını mümkün kılmış.

Dediğim gibi yazarı ilk kez okudum ve vampir edebiyatı hiç tarzım olmamasına karşın tanıdığıma sevindim. Tam da burada çevirmene değinmeden olmaz çünkü metnin Türkçe’sinin usta ve deneyimli bir elden çıktığı hemen anlaşılıyor. Bir tür tesadüf eseri olmakla beraber bir kere daha Roza Hakmen’i okumak keyifliydi.

Öyle yani…

SELGİN GB

3 Yorum

Filed under Genel

SAÇINDA GÜN IŞIĞI /Jhumpa Lahiri (III)

Hayatımda ilk defa bir Hint romanı okuduğumu, Hint edebiyatına çok yabancı olduğumu söylersem çok da yanlış bir şey söylemiş olmam…Bu ayıp da iyi bir okur olduğunu sanan ve Jhumpa Lahiri gibi bir yazarı atlamış olan bana yeter.

Jhumpa Lahiri; sanki bir hikayem var,demiş. Mırıl mırıl anlatmış ve bitirmiş. Son derece akıcı dille yazılmış bu kitabın çevirisi yer yer aksaklıklar olsa da başarılıydı. Ama söylemeden geçemeyeceğim bir şey var ki o da; Subhash’ın ailesinden söz ederken kardeşi Udayan’ın karısından “baldızım” diye söz etmesiydi. Baldız; erkeğin eşinin kızkardeşidir. Belki çok ufak bir ayrıntı ama çok bilinen bir şeyde bu hatalı çeviri battı bana…Bir de bir çok bilmediğimiz Hintçe tanımlamalar belki dipnotlarla açıklanabilirdi

Hikaye iki bölümden oluşuyor bana göre. Hindistan ve Amerika…

Hindistanlı bir ailenin çocukları olan Subbash ve Udayan’ın hikayesi bu. İlk bölümde iki kardeşin doğdukları Hindistan’ın politik yaşamı ve kültürel yaşamı ve hatta coğrafyası ön planda… O yüzden kitabın orijinal adı olan; ‘’The Lowland’’ neden ‘’Saçında Gün Işığı’’olarak Türkçeleştirilmiş anlamak zor. Lowland: ova ,düzlük anlamına geliyor. Zaten kitapda da ova,göl,muson yağmurları, su sümbülleri,bataklık, kuş sürüleri gibi imgeler de Lowland adını destekliyor.Amerika bölümünde yine Amerikan coğrafyasına ait betimlemeler, mevsim değişiklikleri de kitabın coğrafi yanını kuvvetlendiriyor.

İki farklı kardeştirler Udayan ve Subbash…Subbash ne kadar görev adamı ise Udayan tam tersi asi ve idealist…Fakat bu kadar farklı gibi görünmelerine karşılık sesleri bile birbirine benzeyecek kadar da aynılar.saç

Udayan’ın Naksalbari hareketine yakınlaşması sırasında Subhash’ın hayallerinde de Amerika vardır. Naksalbari hareketi adını; şimdiki Bangladeş sınırındaki Naksal-bari köyünde başlayan komünistlerin önderliği altındaki, silahlı köylü hareketinden alıyor…

Hindistandaki aşırı kalabalık nüfus ve sınıf çelişkilerinin yoğunluğunu kitapta sürekli hissederiz.Hint aile yapısı ve geleneklerinin aktarılış biçimi çok başarılı… Artık yolda bir Hintli kadın görsem evli mi? Bekar mı? Dul mu? Olduğunu giyinişinden, saçının şeklinden anlarım…

Subhash’ın Amerika’ya gitmesiyle de evlerinde Hint yemekleri pişiren ama Amerikan hayat tarzına. Aile yapısına da uyum sağlamaya çalışılan sanki bir göç sancısı anlatılmaya başlanır.

Hindistan ve Amerika’da üç nesil boyunca süren bu hikayenin Amerika bölümü artık bir kadın hikayesine dönüşür. Hikaye iki kardeşin odağından uzaklaşır. Artık potaya Gauri ve Bela girer. Gauri’nin tüm isteği bir birey olmaktır bunu başarır ama anneliği her okuyanın kafasını karıştıracak biçimdedir. Ben kendini annelikten mahrum ederek cezalandırdığını düşündüm kimi de anneliği ayak bağı olarak düşündüğünü söyleyecektir kuşkusuz. Bela ise yeni nesil umut vaad eden gençlerden biri olur. Doğaya saygılı, paylaşımcı ve daha özgürdür.Kitaptaki en olumlu karakter Subhash’dır… İnanılmaz bir koruyuculuk görevi üstlenir. Udayan’dan sonra bir karanlığın içine düşen Gauri’yi Amerikaya götürmesi ve onun kendi istediği yolda istediği gibi ilerlemesine engel olmadığı gibi destekler, Bela’nın her şartta yanında olur.

Kitapta sahneye sürekli girip çıkan karakterler var. Bunlar bazen konuyu daraltıp hikayeyi eksenden kaydıracak gibi olsalar da hikayeden çıktıklarında da bir boşluk yaratmıyorlar.

Kitapta beni en etkileyen bölüm; gölün içinde saklanırken su sümbülleri arasından çıkan Udayan’ın ve Gauri ile Bela’nın karşılaşma sahnesinin olduğu bölümlerdi. Gauri’nin kendisi ile yüzleştiği bölüm de çok başarılıydı.

İki ülke,üç nesil ve kırk yıllık bir hikayeyi kapsayan ‘’Saçında Gün Işığı’’nın Türkçe adını aldığı satırları da buraya almadan edemedim .

 Vücudunu kıza göre konumlandırdı. Başı hafif öne eğik, eli kızın yüzünü güneşten korumak için aralarında bir gölgelik oluşturuyor. Nafile bir jest. Sadece sessizlik. Kızın saçında gün ışığı.

LALE’NİN BAHÇESİ

Yorum bırakın

Filed under Genel

SAÇINDA GÜN IŞIĞI / Jhumpa LAHIRI (II)

image

Jhumpa Lahiri uzun zaman önce tanıdığım bir yazar. İlk Dert Yorumcusu’nu okumuş ve ne kadar usta bir öykü yazarı ile karşı karşıya olduğumu görüp sevinmiştim. Hemen ardından başka kitaplarını araştırmış ve Adaş’a da yolum öyle çıkmıştı. Bu sefer Adaş’ta Jhumpa Lahiri’nin sadece iyi bir öykü yazarı değil aynı zamanda iyi bir de romancı olduğunu görmüştüm. Sonrası uzun, çok uzun bir ara oldu. Adaş’tan belki de altı-yedi yıl sonra yeni bir kitabının Türkçe’ye çevrildiğini öğrenmek heyecanlandırdı. Kitabı elime alıp daha ilk sayfalarını çevirdiğimde ise çeviri yüzünden bir hayal kırıklığı yaşadım. Oysa okumayı çok istiyordum.

Kitabı internetten sipariş ederken ucuz olduğu için Jhumpa Lahiri’nin bir kitabının İngilizce’sini çok da dikkat etmeden sipariş almışım. Aklıma o kitap geldi. Saçında Gün Işığı olmazsa The Lowland vardı, ben de onu okurdum. İkisini farklı kitaplar sanmış ve o nedenle almıştım ama ilk sayfayı okuyunca gördüm ki, benim Lowland aslında Saçında Gün Işığı’ymış. Tabii ki, ismini de ilgisiz bir şekilde Türkçe’leştirmişler. Heyhat!

Bir yazarı kitabı kaleme aldığı dilde okumak hep değişik bir tecrübe olmuştur. Çeviri istediği kadar iyi olsun, hiçbir zaman yazardan çıktığı gibi olamaz. Bir yandan da metin okurun kendi dili olmadığında okurda acaba atlanılan, anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılmış bir şeyler olabileceği endişesi yaratıyor. Neyse ki, Jhumpa Lahiri  sözcük oyunlarına bel bağlayan, dolaylı anlatımları çok seven bir yazar değil, dili oldukça yalın. Hatta yer yer ne de olsa İngilizce’nin onun da anadili olmadığı hissediliyor ancak bu okurken hiçbir rahatsızlık yaratmıyor. Anlatımın akıcılığından ötürü bilmediğim kelimeler olduğunda bile okumayı kesip sözlüğe bakmak istemedim.

Romana ilişkin düşüncelerime gelecek olursam, öz ifade “usta işi” olduğunu söylemeliyim.

En başta tek sayfalık bir bölüm bulunuyor ve işte o sayfa aslında romanın tamamı, yani bir tür amuse-bouche. Bu bir sayfa sekiz paragraftan oluşuyor, kitap ise sekiz bölümden. O bir sayfayı okuduğumda böyle bir şey olduğunu hissettim ve romanı bitirdikten sonra geri dönüp bir kere daha okunduğumda her paragrafın da aslında her bölümün bir özeti olduğunu görmek hiç de zor değildi. İşte bu yapıyı, bu düşünceyi, kurguyu amuse -bouche’u sever gibi sevdim.

Amuse-bouche, fine dining’de kullanılan bir terimdir. Yemek boyunca önünüze belirli sayıda tabak, belirli bir düzen içinde gelir, tabaklardaki yemekler porsiyon olarak küçükten bile azdır ancak lezzetleri ağzınıza lokmayı attığınızda büyür. Yemek servisi başlamadan önce önünüze konulan ilk tabak sonrasında yiyeceklerinizin özetidir, şefin tarzının, tercihlerinin ve size sunmayı vadettiği deneyimin bir tür ön gösterimidir. O minik ilk tabağı kaşıkla bitiriyorsanız en sondaki tabakta da son kullacağınız kaşık olacaktır. Herşey bittiğinde ise tüm yediklerinizin aslında o ilk tabakla anlatıldığını hissedersiniz.

The Lowland de öyle bir kitap. İlk sayfanın bıraktığı yerden alıp yine sonunda oraya getiriyor ancak o arada okur iki erkek kardeşin ilişkisine, umutlarına, hayal kırıklıklarına, birbiri içine geçen hayatlarına, Hindistan ve Rhode Island arasında geçen atmosfere, karakterlerin üzerinden bir türlü kalkmayan sineklik tülünü andıran o garip bulutumsu nesneye, birbirlerinden kopmayı isteyip de bir türlü kopamayışlarına, adanmışlığın çeşitliliğine, fedakarlığın aslında başkaları için yapılan bir şey değil de bazen kişinin kendisini beslemek için yaptıkları olduğuna, dünyanın farklı yerlerinde farklı görünen toplumsal hareketlerin belki de farklı olmadıklarına şahit oluyor.

Kitapta sevdiğim şeylerden biri de karakterlerin hepsi için bende bir duygu geliştirebilmesiydi. Subhash, baş karakterimiz bence ne kadar yapı olarak Udayan’la birbirlerine benzemez görünseler de benziyorlar ve Subhash bunu Udayan’ın yaptıkları hakkında neredeyse hiç yorum yapmayarak da tescilliyor. Udayan güya halkına adarken kendini Subhash ise hayatından Gauri ve Bela için feragat ediyor. Subhash’in hayatındaki en büyük aksiyon edilgin bir şekilde kendini Udayan, sonrasında Gauri ve nihayet Bela’ya bir çeşit sunarak tek başına olmak güçlüğünden kurtulmaya çalışmasından başka bir şey değil.

Subhash, kitapta sık sık değinilen Kalküta’daki evlerinin yakınındaki, aşağıdaki alan gibi dümdüz bir adam. Yaşayıp gidiyor. Belki de anlatının bıraktığı genel intibanın aksine Gauri gibi biri için Sunhash’la birlikte zorunda kalmak bir talihsizliktir.

Başta gönlüm Subhash’ten yanaydı ama kitabı bitirdiğimde benim karakterim Bela’ydı. Bela’nın dönüştüğü kadını çok sevdim. Yaşadıklarına karşı gösterdiği tepkiyi, yurtsuz şekilde organik tarım için tarlalar arasında gidip gelmesini ve her ne kadar ayrıntı verilmemişse de anneliğini. Gauri’den muhakkak ki daha iyi bir anne oldu.

Ayrıntı demişken, konunun önemli bir kısmı Hindistan’da geçtiği için gündelik yaşama dair detayların verilişi dikkat çekiyor. Yazar bunu tam dozunda yapıyor. Yani, okuru anlatının içinde tutacak kadar anlatım doğallığını korurken, rahatsız etmeden, tanıtım tonlamasından uzak kalmayı başarıyor.

Kitabın adına dair de söyleyeceklerim var. The Lowland’in tam karşılığı çeviride kullanılmalı mıydı, soruma yanıtım tereddütsüz, evet. Çünkü o düzlük, o iki gölcük, etrafındaki yeşil örtü, mevsimine göre gölcüklerin birleşmesi, konaklayan balıkçıl kuşlar romanın tam da iskeletini oluşturuyor. Son satırlarda Gauri’nin saçına güneş vurması elbette ki hoş bir imge yaratıyor ancak romanın bütünü içinde çok da anlam ifade etmiyor.

Jhumpa iyidir, hoştur, güzel anlatan bir hikayecidir. Sizin yerinizde olsam Adaş’ı bilmem ama Dert Yorumcusu’nu da mutlaka okurdum.

Öyle yani…

SELGİN GB

 

 

3 Yorum

Filed under Genel